Seviyoruz ve Hiçbir Şey Bilmiyoruz: İlişki Halleri Üzerine Bir Manifesto

seviyoruzve

Moritz Rinke’nin Moda Sahnesi Oyuncuları trafından sahnelenen Seviyoruz ve Hiçbir Şey Bilmiyoruz adlı oyunu günümüz ilişkilerini sorunlu boyutlarıyla ele alıyor.

Oyuna Sebastian-Hannah çifti taşınmak üzereyken toparlanma tartışmasıyla giriş yapıyor. Daha ilk dakikalarda, oyun boyunca ateşli tartışmaların yaşanacağı sinyalini alıyoruz. “Serbest” yazar olan Sebastian, günlerini okuyarak ve yazarak, Hannah’ın deyimiyle “boşa harcayarak” geçirirken; Hannah bankacılara nefes eğitimleri verir. Her ikisi de birbirinin yaptığı işleri önemsiz görmekte mutabıktır. Bir diğer birleştikleri nokta da, birbirlerini dinlemeden sürekli laf üretip, bir kısır döngü içinde tartışıp durmaları. Karakterler her ne kadar zaman zaman aşırılıklar gösterse de, çoğunlukla her evde yaşanabilecek, günlük ilişki hallerini anlatması seyirciyi yakınlaştırıyor kısa sürede.

Çiftin evden ayrılma zamanı yaklaştıkça aradaki gerginlik artarken evlerini değiş tokuş ettikleri Roman-Magdalena çiftinin çıkagelmesiyle birlikte durum iyice kaotik bir hale gelir. Roman, bilişim sektöründe çalışan tipik bir beyaz yakalı. Teknolojiyi yakından takip eden, her türlü yeni iletişim teknolojisini kullanan bir teknoloji delisi. Karısına “bu” diye hitap ediyor her fırsatta onsuz seyahat etmeyi tercih ettiğini vurguluyor. “Sonuç itibarıyla” lafıyla başlayan cümleleri Sebastian’ı çılgına çeviriyor. Aralarında bir dostluğun kurulmayacağı belli, ta en başından. Birbirlerinin ilgi alanlarıyla uzaktan yakından alakaları yok. Magdalena ise bir hayvan hastanesinde çalışıyor. Adını bile duymadığımız hayvan türleriyle ilgili detaylı bilgisini konuşturuyor aralarda.

Saatler ilerledikçe çiftler arasında çapraz bir flörtleşme başlıyor. Hannah, Roman’ın teknoloji bilgisinden ve uzaya roket fırlatılmasındaki katkılarından etkileniyor. Magdalena da sanatçı ruhlu, entelektüel görünen Sebastian’a yakınlaşıyor. Her iki kadın da eşlerinin onlara karşı ilgisizliğinden ve soğukluğundan muzdarip, yoğun bir duygusal ve cinsel açlık içinde. İşin ilginç tarafı; Sebastian’ın “ekmek almaya gidiyorum, şehvet içinde geri dönüyorum” diye bahsettiği cinsel çağrışımlar, medyada, sokaklarda ve her yerdeyken, ilişkiler içinde dokunmaktan bile soyutlanmış bireyler olduğunu gösteriyor oyun. Cinsellik ve özellikle yarı çıplak kadın görsellerinin gözümüze sokulduğu zamanlarda, bu aşırılığın gerçek hayatta ve ilişkilerde nasıl da ters teptiğini görüyoruz.

Oyunun finalinde iki kadının baş başa verip dertleşmesi ve oradan aldıkları güçle, kararlılıkla harekete geçmeleri oldukça etkileyici. İlişkileri içerisinde kendilerini boğmayı ve sıkıştırmayı bırakıp gerçekten ne istediklerini kendi içlerinde araştırıp onların peşinden gitmeyi ve özgürleşmeyi seçmeleri seyircide umut verici bir his yaratıyor. Erkek karakterlerin de hiçbir şey olmamış gibi, aynı şekilde hayatlarına kaldığı yerden devam etmeleri de “vurdumduymazlığın da bu kadarı” dedirtecek cinsten. Yine de, tüm karakterlerin ilişkilerinin boğuculuğundan kurtulup huzurlu bir hayata kavuşmaları bir çeşit mutlu sonu andırıyor.

Gündelik ilişki hallerini sorunsallaştırırken sade ama güçlü ve etkili oyunculuklarda izleyicinin dikkatini iki saat boyunca oyunda tutan başarılı bir prodüksiyon. Özellikle Sebastian karakterini oynayan Sermet Yeşil’in performansı, oldukça anormal bir karakteri bile gerçekçi göstermesiyle takdire şayan. Modern, orta sınıf ilişkilerin günlük yaşam içindeki çözümsüzlüklerini bir de sahne üzerinde görüp kendi yaşamlarımızdan ve ilişkilerimizden de estantanelerle birleştirebileceğimiz, her an dikkati canlı tutan, görülmeye değer bir performans.

Oyunla ilgili Şükran Yücel’in yazısını okumak için tıklayın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.